Bir ülkede eğitim sisteminin niteliğini yalnızca derslik sayısıyla, okul sayısıyla ya da sınav başarılarıyla ölçmek mümkün değildir. Eğitimin niteliğini belirleyen en temel unsurlardan biri, sınıfın karşısında duran öğretmenin çalışma koşullarıdır. Çünkü öğretmen yalnızca ders anlatan kişi değildir; öğrenciyi tanıyan, gelişimini takip eden, veliyle iletişim kuran, okulun işleyişine katkı sağlayan ve eğitim sürecinin sürekliliğini sağlayan kişidir.
Tam da bu nedenle Türkiye'deki ücretli öğretmenlik uygulaması yalnızca bir istihdam meselesi olarak görülmemelidir. Mesele aynı zamanda eğitimin niteliği, öğretmenin güvencesi ve kamunun eğitim politikasıdır.
2025-2026 eğitim-öğretim yılında Türk Eğitim-Sen'in 62 ilden derlediği verilere göre 71 bin 757 ücretli öğretmen görev yaptı. Aynı araştırmada 55 ilde 80 bin 449 öğretmen açığı bulunduğu bildirildi. Burada önemli bir metodolojik ayrıntı var: İki veri aynı sayıda ilden elde edilmediği için bu rakamları doğrudan birbirine oranlamak doğru olmaz. Fakat ortaya çıkan tablo yine de son derece çarpıcıdır. On binlerce öğretmen açığının bulunduğu bir eğitim sisteminde, on binlerce insan ücretli öğretmen olarak derslere girmektedir.
Dahası, bu durum yeni ortaya çıkmış değildir. 2024-2025 eğitim-öğretim yılında 78 ilden alınan verilere göre 86 bin 136 ücretli öğretmen görev yapıyordu.
Burada sorulması gereken soru basittir:
Öğretmen açığını kapatmak için geçici olarak tasarlanan bir yöntem nasıl oluyor da on binlerce kişinin çalıştığı kalıcı bir modele dönüşüyor?
Aynı sınıf, farklı güvence
Ücretli öğretmenlik sisteminin en tartışmalı taraflarından biri ücretlendirme biçimidir.
Ücretli öğretmenin aldığı para klasik anlamda sabit bir "maaş" değildir. Sistem, esas olarak okutulan ders karşılığında ödeme yapılması üzerine kuruludur. MEB'in ilgili düzenlemeleri ve il/ilçe millî eğitim müdürlüklerinin duyuruları da ücretli öğretmen görevlendirmesinin ders ücreti karşılığında yapıldığını açıkça ortaya koyuyor. Örneğin 2025-2026 yılına ilişkin MEB duyurularında ücretli öğretmenlerin, kadrolu öğretmenlerle doldurulamayan veya çeşitli nedenlerle boşalan görevlerin yerine görevlendirildiği belirtiliyor.
Bu ayrıntı çok önemlidir.
Çünkü bir öğretmenin ay sonunda ne kadar kazanacağını yalnızca "öğretmenlik yapıp yapmadığı" belirlemez. Kaç saat ders girdiği, o ay derslerin nasıl dağıldığı ve ücret ödenmesine esas teşkil eden fiilî çalışma durumu gelirini etkiler. MEB'in ek ders uygulamasında da ücret ödemesinin temel şartlarından biri, ek ders görevinin fiilen yapılmış olmasıdır.
Dolayısıyla ücretli öğretmen açısından çalışmak ile düzenli bir gelire sahip olmak aynı şey değildir.
2026 yılında Türkiye'de net asgari ücret 28.075,50 TL, brüt asgari ücret ise 33.030 TL olarak uygulanıyor.
Burada ücretli öğretmenin gelirini doğrudan "asgari ücretin şu kadar altında" diye genellemek doğru olmaz; çünkü ücretli öğretmenin aylık geliri ders yüküne göre değişebilir. Fakat tam da bu değişkenlik, sistemin temel sorununu gösteriyor: Öğretmenlik gibi düzenli ve yüksek sorumluluk gerektiren bir meslek, düzenli bir aylık gelir yerine ders sayısına bağlı bir ödeme mekanizmasıyla yürütülüyor.
Bir başka ifadeyle öğretmen sınıfta aynı sorumluluğu taşırken, gelir güvencesi açısından aynı konumda değildir.
71 bin kişilik "geçici çözüm"
Ücretli öğretmenlik mevzuatta öğretmen sayısının yetersiz olduğu durumlarda başvurulabilecek bir yöntem olarak düzenlenmiş durumda. MEB'in yayımladığı düzenlemeler doğrultusunda ücretli öğretmen görevlendirmeleri bugün de devam ediyor. Hatta 2026-2027 eğitim-öğretim yılı için İstanbul Beyoğlu'nda ücretli öğretmen görevlendirme başvuruları açılmış durumda.
Yani tartıştığımız şey geçmişte kalmış bir uygulama değil.
Bugün de devam eden bir sistemden söz ediyoruz.
Asıl çelişki ise burada ortaya çıkıyor:
Bir sistemin "geçici çözüm" olarak tanımlanması, o çözümün yıllarca ve on binlerce kişiyle uygulanması halinde anlamını yitirmez mi?
Eğer öğretmen açığı sürekli hale geliyorsa, ücretli öğretmenlik de sürekli hale geliyorsa, artık ortada yalnızca geçici bir personel ihtiyacından söz etmek zordur.
Bu durumda yapılması gereken, "kaç ücretli öğretmen daha bulabiliriz?" sorusu değil; "Neden bu kadar uzun süre öğretmen açığı veriyoruz?" sorusudur.
İstanbul örneği tabloyu büyütüyor
Meselenin boyutunu görmek için İstanbul'a bakmak bile yeterli.
2025-2026 eğitim-öğretim yılında İstanbul'da 21 bin 947 ücretli öğretmen görev yaptığı bildirildi.
21 bin 947 insanın eğitim sisteminde öğretmenlik yaptığı bir yerde hâlâ bunun "küçük bir destek mekanizması" olduğunu söylemek kolay değildir.
Bu rakamın bize söylediği şey, ücretli öğretmenliğin sistemin kenarında duran tali bir uygulama olmaktan çıktığıdır.
Bir eğitim sistemi, öğretmen ihtiyacının önemli bir bölümünü sürekli olarak geçici görevlendirmelerle karşılıyorsa, burada artık yalnızca öğretmenlerin çalışma koşullarını değil, insan kaynağı planlamasını tartışmak gerekir.
Sorun ücretli öğretmenler değil, sistem
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Eleştirinin hedefi ücretli öğretmen olmamalıdır.
Çünkü ücretli öğretmen sınıfa giren, öğrencinin karşısına çıkan, dersini hazırlayan ve eğitim görevini yerine getiren kişidir. Ücretli öğretmenin varlığı çoğu zaman sistemin bir ihtiyacından doğmaktadır.
Dolayısıyla problem, "ücretli öğretmenler neden var?" sorusundan ziyade şudur:
Neden öğretmenlik mesleğini yapan insanlar arasında bu kadar büyük bir çalışma ve güvence farklılığı yaratılıyor?
Bir tarafta kadrolu veya sözleşmeli öğretmenlik üzerinden belirli bir istihdam yapısı, diğer tarafta ders saati üzerinden ödeme alan ve çalışma miktarı doğrudan gelirini etkileyen öğretmenler bulunuyor.
Aynı okulun koridorunda yürüyen, aynı öğrencilerle ilgilenen, aynı sınavları yapan ve aynı eğitim sorumluluğunu taşıyan iki insanın çalışma koşullarının bu kadar farklı olması, eğitimde fırsat eşitliği kadar çalışma hayatında adalet açısından da tartışılması gereken bir konudur.
Eğitimde süreklilik neden önemli?
Öğretmenlik, yalnızca sınıfa girip müfredatı anlatmaktan ibaret değildir.
Öğrencinin güçlü ve zayıf yönlerini zaman içinde görmek, davranış değişikliklerini fark etmek, veliyle iletişim kurmak ve okulun kültürüne dahil olmak süreklilik gerektirir.
Sık öğretmen değişiminin öğrenciler açısından yaratabileceği sorunlar bu nedenle yalnızca akademik başarı üzerinden ölçülemez.
Bir öğrencinin karşısındaki öğretmeni "bu yıl var, gelecek yıl olmayabilir" şeklinde algılaması ile uzun süre aynı öğretmenle çalışması aynı eğitim deneyimi değildir.
Bu yüzden öğretmen istihdamı yalnızca bütçe kalemi olarak ele alınamaz.
Öğretmenin güvencesi, öğrencinin eğitimdeki sürekliliğinin de bir parçasıdır.
"Maliyeti düşük" olan gerçekten ucuz mudur?
Ücretli öğretmenlik modeline yalnızca kamu bütçesi açısından bakıldığında daha düşük maliyetli bir personel modelinin tercih edildiği düşünülebilir.
Ancak eğitimde ucuzluğun gerçek maliyetini hesaplamak daha karmaşıktır.
Bir öğretmenin sürekli değişmesi, deneyimli öğretmenlerin sistem dışında kalması, öğretmenlerin gelecek kaygısıyla çalışması, eğitimde sürekliliğin zayıflaması ve öğretmen açığının yıllarca devam etmesi de birer maliyettir.
Bunların tamamını yalnızca maaş bordrosunda göremeyiz.
Dolayısıyla eğitim politikasında sorulması gereken soru "En ucuz öğretmeni nasıl çalıştırırız?" olmamalıdır.
Asıl soru:
"Nitelikli eğitimi sürdürülebilir biçimde nasıl sağlayabiliriz?"
olmalıdır.
Rakamların söylediği şey
Ortada görmezden gelinemeyecek bir tablo var.
2024-2025'te 78 ilde 86 bin 136 ücretli öğretmen.
2025-2026'da 62 ilde 71 bin 757 ücretli öğretmen.
2025-2026'da 55 ilde 80 bin 449 öğretmen açığı.
İstanbul'da tek başına 21 bin 947 ücretli öğretmen.
Ve 2026-2027 eğitim yılı için ücretli öğretmen görevlendirmeleri hâlâ devam ediyor.
Bu rakamların hiçbiri tek başına "eğitim sistemi çökmüştür" sonucunu kanıtlamaz. Fakat hepsi birlikte düşünüldüğünde çok daha makul bir soruyu gündeme getirir:
Türkiye neden hâlâ on binlerce öğretmenin ücretli statüde çalışmasına ihtiyaç duyuyor?
Bu soruya yalnızca "öğretmen açığı var" cevabını vermek yeterli değildir. Çünkü o cevap yeni bir soru doğuruyor:
Öyleyse neden bu açık kalıcı ve güvenceli öğretmen istihdamıyla kapatılmıyor?
Sonuç: Öğretmenlik ders saati değildir
Eğitim, bir ülkenin geleceğini planlama biçimidir.
Öğretmeni yalnızca girdiği ders saati üzerinden değerlendiren bir sistem, öğretmenliğin ders saatinden ibaret olmadığını unutma riski taşır.
Öğretmen derse girmeden önce hazırlanır. Dersten sonra öğrencisini düşünür. Sınav okur, veliyle konuşur, toplantıya katılır, öğrencinin sorunuyla ilgilenir. Bazen bir öğrencinin hayatında ailesinden sonra en fazla zaman geçirdiği yetişkin olur.
Böylesine büyük bir sorumluluğun karşılığı yalnızca "kaç saat derse girdin?" sorusuna indirgenmemelidir.
Ücretli öğretmenlik elbette belirli ve geçici ihtiyaçlarda kullanılabilir. Asıl sorun, geçici olması gereken bir yöntemin kronik bir istihdam modeline dönüşmesidir.
Bugün yapılması gereken ücretli öğretmeni suçlamak değil; öğretmen açığını doğru hesaplamak, ihtiyaç duyulan alanlarda yeterli sayıda öğretmen yetiştirmek ve atama planlamasını eğitim sisteminin gerçek ihtiyacına göre yapmaktır.
Çünkü mesele yalnızca bir öğretmenin ay sonunda kaç lira aldığı değildir.
Mesele, o öğretmenin yarın sınıfta olup olmayacağını bilip bilmemesidir.
Mesele, öğrencinin karşısındaki öğretmenin mesleğine güvenle devam edip edememesidir.
Ve daha büyük mesele şudur:
Bir ülke çocuklarının eğitimini geçici çözümler üzerine ne kadar süre inşa edebilir?
Eğer cevap "on binlerce öğretmen boyunca" ise, artık tartışmamız gereken ücretli öğretmenlerin kendisi değil, onları bu kadar uzun süre ücretli çalışmaya mecbur bırakan eğitim politikasıdır.
OkurLab'ı Google'da Takip Edin
Kültür sanat akışınızı siz yönetin.
