Edebiyat eleştirisinin ne anlamı var?
Bu soruyu bugün sormak, bundan birkaç on yıl öncesine göre çok daha acil. İngiltere’de üniversitelerin İngiliz edebiyatı bölümleri küçülüyor; bazı üniversiteler İngiliz edebiyatı lisans programlarını tamamen kapatıyor. Yayıncıların büyük bölümü artık ciddi edebiyat eleştirisi kitaplarına eskisi kadar ilgi göstermiyor. Bir zamanlar akademik çevrenin dışındaki okura da ulaşabilen edebiyat eleştirisi, giderek kendi uzmanlarına seslenen dar bir alana dönüşmüş durumda.
Üstelik sorun üniversiteyle başlamıyor. İngiltere’de lise düzeyinde İngiliz edebiyatını seçen öğrencilerin sayısı da son yirmi yılda ciddi biçimde azaldı. Buna karşılık işletme gibi doğrudan meslekle ilişkilendirilebilen alanlar daha fazla öğrenci çekiyor.
Bunun nedenlerini anlamak zor değil. Kitap okumak, özellikle de zor kitapları okumak, ekranda gezinmekten veya oyun oynamaktan daha fazla sabır istiyor. Edebiyat eleştirisinin kendisi de zaman zaman bu soruna katkıda bulunuyor. Bazı eleştirmenler, yalnızca meslektaşlarının okuyacağı, ağır ve kapalı kitaplar yazıyor. Oysa eleştirinin temel görevlerinden biri okura bir metnin neden önemli olduğunu göstermek, onu okumaya heveslendirmek ve anlamlandırma sürecinin heyecanını paylaşmak olmalı.
Bir de eğitimin giderek daha fazla ekonomik getirisi üzerinden değerlendirilmesi var. Genç bir insana İngiliz edebiyatı okumasını önerdiğinizde, çoğu zaman savunma mekanizması hemen devreye giriyor: “Ama bu bölüm sana eleştirel düşünme becerisi kazandırır.” “İnsanları anlamayı öğretir.” “İşverenler bu tür becerileri sever.” Hatta şiir okumanın beynin farklı bölgelerini çalıştırdığına dair nörolojik açıklamalar bile yapılıyor.
Bunların tümü yanlış değil. İngiliz edebiyatı okuyan birinin iyi bir yönetici, öğretmen ya da senarist olması elbette mümkündür. Edebiyat eğitimi almış insanlar televizyon yazıyor, oyunculuk yapıyor, müzik üretiyor, film çekiyor. Fakat bütün bunlar edebiyatı savunmanın asıl nedenini açıklamıyor.
Çünkü mesele yalnızca “İngiliz edebiyatı okursan iş bulursun” değildir.
Mesele, edebiyatla uğraşmanın başlı başına değerli ve zevkli bir uğraş olmasıdır.
İyi bir edebiyat eleştirisinin başlangıç noktası aslında son derece basittir: Bir metnin karşısına oturur ve onu düşünmeye başlarsınız. Sonra, metnin farklı parçaları arasında daha önce fark etmediğiniz bağlantılar kurarsınız. Belki kendi hayatınızdan bir şey metindeki bir ayrıntıyla birleşir. Belki yüzyıllar önce yazılmış bir dize, bugün olup biten bir şeyi anlamanıza yardım eder.
Başlangıçta şiir size tuhaf gelebilir. Hatta anlamsız bile görünebilir. Ama önemli olan şudur: Bir insan bu kelimeleri seçmiş, onları belli bir biçimde yan yana getirmiş ve yazmaya değer bulmuştur. Demek ki ortada çözülmeyi bekleyen bir şey vardır. Belki sonunda şiirin başarısız olduğuna karar verirsiniz. Belki şairin önem verdiği şeyi sizin önemsemediğinizi fark edersiniz. Ama önce onu anlamaya çalışmanız gerekir.
Bazen bir metnin nasıl çalıştığını görmek, yazmayı da öğretir. Bir şairin belli bir etkiyi yaratmak için hangi araçları kullandığını fark edersiniz. Bazen de hiç beklemediğiniz bir şeyi anladığınızda içinizde küçük bir sarsıntı meydana gelir. Bir başkasının dünyasına kısa süreliğine girmiş gibi olursunuz.
İşte Helen Vendler’ın edebiyat eleştirisine bakışı tam burada önem kazanıyor.
Vendler’ın ölümünden sonra yayımlanan Inhabit the Poem, John Donne’dan Ocean Vuong’a uzanan bir şiir dünyasını ele alan son yazılarını bir araya getiriyor. Vendler, hayatı boyunca özellikle lirik şiir üzerine yazdı. Onun için eleştiri, karmaşık bir şeyi anlamanın ve ardından bu anlama sevincini başkasına aktarabilmenin verdiği hazdı.
Kitaptaki yazıların çoğu bir şiirin tamamının alıntılanmasıyla başlıyor. Ardından şiir, “çekicilik”, “masumiyet” ya da annelik gibi daha büyük bir kavramın ışığında yeniden okunuyor. Böylece şiirin yalnızca biçimsel özelliklerini inceleyen bir çalışma ortaya çıkmıyor. Şiir, düşünmenin bir aracına dönüşüyor.
Vendler’ın en güzel taraflarından biri, okuru sürekli şiire geri göndermesi. Bir ayrıntıyı öyle bir biçimde açıklıyor ki, kitabı kapatıp şiire yeniden bakmak istiyorsunuz. Az önce gördüğünüz ama fark etmediğiniz bir şey artık gözünüzün önünde beliriyor.
Bazı yazılarda Vendler kendi okuma deneyimini de anlatıyor. Şiiri ilk gördüğünde onu anlamadığını, hatta ne yapacağını bilemediğini itiraf ediyor. Wallace Stevens’ın “The Bird with the Coppery, Keen Claws” şiirini gençliğinde okuduğunda ne yapacağını anlayamadığını söylüyor. Sonra kendisine şu soruyu soruyor: Şiir benden ne istiyor?
Cevabı şu: Şiirin içine yerleşmek.
Yani şiiri dışarıdan çözmeye çalışmak yerine, bir süreliğine onun dünyasında yaşamaya razı olmak.
Bu, Vendler’ın eleştiri anlayışının belki de en güzel özeti.
Şiirin tuhaflığı bir kusur değildir. Tam tersine, eleştirinin başladığı yer çoğu zaman o tuhaflıktır.
William Blake’in “The Lamb” şiiri bunun iyi bir örneği. İlk bakışta son derece masum görünen bir çocuk şiiridir. Bir çocuk kuzuyla konuşur ve ona kendisini kimin yarattığını sorar. Fakat Vendler, şiirin arkasında Katolik ilmihalinin sesini duyar. Çocuk, rahibin sorduğu soruyu tekrarlar gibidir.
Bu okuma ilk anda biraz zorlama gelebilir. Vendler’ın çocuğun kuzuya karşı tavrını “sadist” olarak nitelemesi de bana fazla ileri gidiyor. Fakat önemli olan başka bir şeydir: Yazının sonunda aynı şiire artık başlangıçtaki gözlerle bakamazsınız.
İşte eleştiri budur.
İyi eleştiri, bildiğimizi sandığımız bir şeyi yerinden oynatır.
Vendler’ın üslubunda zaman zaman bu kesinlik duygusu fazla güçlüdür. Sık sık “biz” der ve bu “biz”in kimlerden oluştuğunu insan merak eder. Bazen Harvard çevresinde yetişmiş, yüksek kültürün kodlarına hâkim küçük bir topluluğun içinden konuşuyor gibidir.
Yine de Vendler bunun farkında olacak kadar bilinçlidir. Şiirin, okurla şair arasında bir yakınlık kurduğuna inanır ve bu yakınlığın yalnızca seçkin bir grubun ayrıcalığı olmasını istemez.
Onun şiir dünyası büyük ölçüde geleneksel bir Amerikan kanonuna dayanır: Yeats, Blake, Stevens, Whitman, Heaney. Kadın şairlere de önemli bir yer verir; Dickinson, Marianne Moore, Sylvia Plath ve Emily Brontë bunların başında gelir.
Fakat Vendler’ın sınırları, şiirin doğrudan politik ve toplumsal bir eylem aracına dönüşmek istediği yerlerde daha görünür hâle gelir.
Adrienne Rich bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Vendler, Rich’in gençlik yıllarındaki şiirlerinden birinde kendi yabancılık hissini bulur. Fakat Rich’in daha öfkeli, feminist ve doğrudan politik şiirlerine karşı mesafeli durur. Bu şiirlerin dilini zaman zaman fazla kaba bulur.
Burada Vendler’ın şiir anlayışının temel sınırı ortaya çıkar: Onun için lirik şiir öncelikle içe dönük, düşünsel ve meditatif bir alandır. Şiirin toplumsal bir silah gibi kullanılmasından ziyade, bireyin kendi içindeki karmaşık hareketleri açığa çıkarmasıyla ilgilenir.
Robert Hayden üzerine yazdığı yazı bu sınırı daha da belirginleştirir.
Hayden’ın “[American Journal]” şiirinde Amerika’ya dışarıdan bakan bir yabancının sesi vardır. Şair, Amerikalılığı sanki öğrenilmesi gereken tuhaf bir dilmiş gibi inceler. Vendler bu şiiri özellikle sever; çünkü şiir doğrudan bir politik slogan kurmak yerine mesafe, ironi ve perspektif değişimleri üzerinden çalışır.
Ama Hayden’ın kölelik ve ırk tarihi üzerine çok daha sert şiirlerinden biri olan “Middle Passage” karşısında Vendler geri çekilir.
Bu önemli bir mesele.
Çünkü “Middle Passage” gibi bir şiirin içine yerleşmek ne demektir? Şiir, köle tacirlerinin sesleriyle köleleştirilen insanların tarihini, sömürgeci kültürün diliyle onun karşısındaki dehşeti aynı yapı içinde bir araya getirir. Burada okurun “içinde yaşaması” gereken tek bir ses yoktur.
Vendler’ın “şiirin içine yerleşmek” fikri, tam da böyle şiirlerde zorlanmaya başlar.
Belki de lirik şiir yalnızca bir insanın iç dünyasını anlamanın yolu değildir. Belki şiirin gücü, içeriye dışarıdan gelen şeyleri de kabul edebilmesindedir: tarih, şiddet, sınıf, ırk, siyaset, öfke, toplumsal çatışma.
Vendler’ın şiir anlayışı ise daha çok Whitmanvari bir çoğulluğa dayanır. Farklı sesler vardır, fakat bu sesler sonunda büyük bir “ben” içinde bir araya gelir. Çatışma vardır, fakat şiir bu çatışmayı kendi içinde tutabilecek bir bütünlük yaratır.
Bu yaklaşımın tarihsel bir anlamı da var. Çok belirgin biçimde Amerikan bir şiir ve kültür fikrini yansıtır. Dolayısıyla Inhabit the Poem’in Library of America kataloğunda Hawthorne, Melville, Elizabeth Bishop, Eudora Welty ve Ursula K. Le Guin gibi isimlerin yanında yer alması şaşırtıcı değildir.
Ama kitap kalıcı olacak mı?
Bundan emin olmak zor.
Edebiyat eleştirisinin kaderinde biraz geçicilik vardır. İyi eleştiri, kendi dönemini sarsar; sonra başka bir kuşak gelir ve eleştirmenin kurduğu sınırları yeniden sorgular. Bir zamanlar kesin görünen yorumlar eskir, yeni sorular ortaya çıkar.
Vendler’ın da söylediği gibi, eleştirel yorumlar çoğu zaman onları ortaya çıkaran kuşak kadar yaşar.
Bu, Vendler’ın önemini azaltmaz. Tam tersine, onun eleştiri anlayışının değerli taraflarından biri de kesin hükümler vermekten çok, okuma eylemini canlı tutmasıdır.
Çünkü edebiyat eleştirisinin asıl amacı, bir şiir hakkında “son sözü” söylemek değildir.
Amaç, şiiri daha dikkatli okuyabilmektir.
Kelimelerin arasındaki küçük ilişkileri görmek, bir imgenin neden orada olduğunu düşünmek, bir ses değişikliğini fark etmek, bir şiirin kendi içinde nasıl örgütlendiğini anlamaya çalışmak… Bunların hepsi insanın düşünme biçimini değiştirir.
Üstelik bu süreç hiçbir zaman kusursuz değildir.
Bazen yanılırsınız. Bazen başkasının fark ettiği bir şeyi siz göremezsiniz. Bazen savunduğunuz düşünce birkaç sayfa sonra kendi ağırlığı altında çöker. Bazen de küçük bir gözlem, beklemediğiniz kadar büyük bir düşünceye dönüşür.
Edebiyat eleştirisinin güzelliği biraz da buradadır.
Kuralları kesin değildir. Her durumda kullanılabilecek bir formülü yoktur. Bir şiiri okurken neyin önemli olduğuna karar vermeniz gerekir. Sonra bu kararınızı savunmanız gerekir. Başka biri itiraz eder. Siz yeniden düşünürsünüz.
İyi eleştirmen, okuru kendisine boyun eğmeye zorlayan kişi değildir. Okuru tartışmaya davet eden kişidir.
Vendler bunu olağanüstü iyi yapıyordu.
Onun eleştirilerinin hepsine katılmak zorunda değiliz. Hatta bazı sınırlarını, özellikle politik ve toplumsal şiire yaklaşımını ciddi biçimde sorgulamak gerekiyor. Fakat zaten iyi eleştirinin amacı herkesin aynı fikirde olmasını sağlamak değildir.
Eleştiri, düşüncenin hareket hâlinde kalmasını sağlar.
Belki bugün edebiyatın değerini savunurken yaptığımız en büyük hata, sürekli onun başka bir işe yarayıp yaramadığını sormamızdır. İngiliz edebiyatı okumak iş bulmaya yardım eder mi? Eleştirel düşünme becerisi kazandırır mı? Empatiyi artırır mı? Beynin belirli bölgelerini çalıştırır mı?
Bunların hepsi sorulabilir.
Ama bir de daha basit bir cevap var:
Çünkü yapmak zevklidir.
Bir şiiri anlamaya çalışmak, karmaşık bir insanı anlamaya çalışmaya benzer. Elinizde eksik bilgiler vardır, yanlış bilgiler vardır, geçmişten kalan önyargılar vardır. Bir şey söylersiniz, sonra söylediklerinizden kuşku duyarsınız. Başkasının bakış açısını hesaba katarsınız. Bazen haklı çıkarsınız, bazen yanılırsınız.
Hayat da aşağı yukarı böyle işler.
Bu nedenle edebiyat eleştirisi, hayatın küçük bir provası gibidir. Dikkat ister, sabır ister, hayal gücü ister. En önemlisi de kendi yanılabilirliğinizin farkında olmanızı gerektirir.
Vendler’ın 1980’lerde söylediği gibi, eleştiri onu yapanlara ve okuyanlara zevk verdiği için vardır; ama aynı zamanda karmaşık bir durumu açıklamaya çalışır.
Her eleştirmen bunu başaramaz.
Her eleştirmen zevk vermez.
Vendler da her zaman haklı değildi.
Ama mesele zaten kusursuz olmak değil. Edebiyat eleştirisi kusursuz oynanabilecek bir oyun değil. Bir metne yaklaşır, onu anlamaya çalışır, bir yorum ortaya koyar ve ardından başka birinin gelip o yorumu bozmasına izin verirsiniz.
Vendler’ın büyüklüğü biraz da burada yatıyor.
Bize şiiri nasıl “çözmemiz” gerektiğini öğretmekten çok, şiirin karşısında nasıl düşünmemiz gerektiğini gösterdi.
Ve belki bugün, edebiyatın neden gerekli olduğunu yeniden anlatmak zorunda olduğumuz bir dönemde, bundan daha değerli bir ders yok.
OkurLab'ı Google'da Takip Edin
Kültür sanat akışınızı siz yönetin.