Bir yazar için ilham, çoğu zaman masanın başında değil, hayatın tam ortasında ortaya çıkıyor. Günlük hayatta karşılaşılan insanlar, duyulan bir konuşma, yaşanan küçük bir olay ya da sıradan görünen bir ayrıntı, güçlü bir hikâyenin başlangıç noktası olabiliyor.
Ünlü polisiye yazarı Harlan Coben, yazarlık anlayışının merkezine tam da bu bakış açısını yerleştiriyor: Merak etmek ve sürekli “Ya şöyle olsaydı?” diye sormak.
Coben’e göre yazar zihnini geliştirmek, dünyaya diğer insanlardan biraz farklı bakmayı gerektiriyor. Görülen her şey potansiyel bir hikâye, yaşanan her deneyim ise yeni bir sorunun başlangıcı olabilir. Ona göre kurgu yazmanın en güçlü çıkış noktalarından biri “What if?” yani “Ya şöyle olsaydı?” sorusu.
Bu yaklaşım yalnızca edebiyat için de geçerli değil. Bilimsel keşiflerin ve yeniliklerin arkasında da çoğu zaman aynı merak duygusu bulunuyor. Albert Einstein’ın “Özel bir yeteneğim yok. Yalnızca tutkulu bir merakım var” sözü de bu düşünceyi özetliyor.
Coben, farklı alanlarda başarılı olmuş sanatçıları, yazarları, bilim insanlarını ve girişimcileri gözlemlediğinde aralarında ortak bir özellik gördüğünü söylüyor: Çocukça, samimi ve bitmeyen bir merak.
Gerçek bir olaydan romana uzanan yol
Coben’in “ya şöyle olsaydı?” yaklaşımının nasıl bir hikâyeye dönüşebileceğini gösteren en iyi örneklerden biri, Myron Bolitar serisinin sekizinci kitabı Promise Me’nin ortaya çıkış hikâyesi.
Yazar bir gün komşusunun evindeyken gençlerin alkol aldıktan sonra araç kullanma ihtimali üzerine konuştuklarını duyuyor. O dönemde henüz Uber gibi ulaşım seçenekleri hayatın bu kadar doğal bir parçası değil.
Coben, gençleri sevdiği için sessiz kalmak yerine onlarla konuşmaya karar veriyor. Onlara, ne kadar geç olursa olsun, nerede bulunurlarsa bulunsunlar kendisini arayabileceklerini ve onları almaya geleceğini söylüyor. Tek bir şartı var: Alkollü birinin kullandığı araca binmemeleri.
Gerçek hayatta hikâye burada sona eriyor. Gençler Coben’i hiç aramıyor, büyüyor ve kendi hayatlarını kuruyor.
Fakat bir yazar için hikâye tam da burada başlayabilir.
Coben kendisine şu soruyu yöneltiyor:
Ya o gençlerden biri gecenin bir yarısı gerçekten ararsa?
Buradan yeni sorular doğuyor. Ya yazarın kurgusal kahramanı Myron Bolitar, sabaha karşı New York’a gidip genç kızı alırsa? Ya onu bir arkadaşının evine bıraktıktan sonra ertesi gün kızın kaybolduğu ortaya çıkarsa? Ya genç kızın bırakıldığı evde hiç kimse onu tanımıyorsa?
İşte bu sorular, Promise Me romanının temelini oluşturuyor.
Ancak “ya şöyle olsaydı?” sorusu yalnızca romanın başlangıcını yaratmıyor. Aynı zamanda karakterlerin yaşayacağı çatışmaları, suçluluk duygusunu, korkuyu, çaresizliği ve ailelerin vereceği tepkileri de beraberinde getiriyor.
Kızın kaybolmasından önce onunla birlikte olan son kişi Myron olduğu için polis doğal olarak ondan şüphelenebilir. Ancak Coben için asıl ilginç olan, kahramanın polis tarafından sorgulanmasından çok daha fazlası.
Ailesi ne düşünecek? Myron verdiği sözden pişman olacak mı? Doğru olanı mı yaptı, yoksa ailesine haber vermeli miydi? Yaşananların sorumluluğunu üzerinde hissedecek mi?
Yazarın ilgisini çeken asıl hikâye, bu soruların karakterler üzerindeki etkisinde yatıyor.
Ve ardından bir soru daha geliyor:
Ya Aimee’nin kayboluşu, Myron’ın hayatındaki başka bir olayla bağlantılıysa?
Coben’in deyimiyle işte o noktada hikâye gerçekten hareketlenmeye başlıyor.
“Fikirlerimi nereden buluyorum?” sorusuna farklı bir cevap
Coben, yazarların sıkça karşılaştığı “Fikirlerinizi nereden buluyorsunuz?” sorusunu yalnızca cevaplanması gereken bir soru olarak görmüyor. Tam tersine, bu soruyu yazarlığın merkezindeki merak duygusuyla ilişkilendiriyor.
Ona göre iyi bir yazar, hikâyeyi yalnızca yazmaya başladığında düşünmez. Zihninin bir köşesinde her zaman bir hikâye çalışır.
Bu nedenle bazen çevresindekilerle konuşurken bir anda sessizleşebiliyor, aklı başka bir fikre kayabiliyor veya birkaç dakikalığına ortadan kaybolup not almaya başlayabiliyor.
Bu durum onun için dikkatsizlikten çok, yazarlığın doğal bir parçası.
İlham beklenmez, hazırlanılır
Coben’in yazarlık anlayışında bir başka önemli nokta ise hazır olmak.
Müzeleri gezmek, kitap okumak, sinemaya ve tiyatroya gitmek, seyahat etmek, yeni şeyler denemek ve mümkün olduğunca farklı deneyimler yaşamak gerektiğini düşünüyor. Çünkü yazarın zihni ne kadar fazla deneyimle beslenirse, yeni bağlantılar kurma ihtimali de o kadar artıyor.
Ancak bununla da yetinmiyor.
Coben, yanında sürekli bir sırt çantası taşıyor. Çantasında bilgisayar, not defterleri, farklı kalemler ve hatta atıştırmalıklar bulunuyor. Amacı oldukça basit: Yazmak istediği anda karşısına hiçbir engelin çıkmasına izin vermemek.
Bir kafede arkadaşını bekliyorsa, beklerken yazabiliyor. Arkadaşı gittikten sonra ortam uygunsa birkaç not daha alabiliyor.
Çünkü ona göre ilham geldiğinde “daha sonra yazarım” demek, fikrin kaybolması için yeterli bir bahane olabilir.
Bu yüzden kendisini esprili biçimde “yazarların Boy Scout’u” gibi görüyor: Her zaman hazırlıklı.
Coben’in yaklaşımının temelinde aslında tek bir düşünce bulunuyor:
Yazmaya yardımcı olan her şey iyidir. Yardımcı olmayan şey ise kötüdür.
Bu bakış açısı, yazarlığı yalnızca bilgisayar başında geçirilen saatlerden ibaret olmaktan çıkarıyor. İyi bir yazar için hayatın kendisi bir araştırma alanına dönüşüyor.
Bir konuşma, bir insan, bir sokak, bir tesadüf ya da sıradan bir gece...
Hepsi yeni bir hikâyenin başlangıcı olabilir.
Yeter ki yazar, durup kendisine o soruyu sorsun:
“Ya şöyle olsaydı?”
OkurLab'ı Google'da Takip Edin
Kültür sanat akışınızı siz yönetin.